iskoçya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iskoçya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2011 Cumartesi

Willow Tea Rooms

İngiliz'lerin meşhur 5 çayı geleneği, eskisi gibi popüler olmasa da bunu turistik anlamda yaşatmak için varlığını sürdüren, ve aslında orta yaş üstünün de gerçekten rağbet gösterdiği, Glasgow'un en ünlü tea room'lardan birisi olan Willow Tea Rooms'a gittik. Willow'un 2 tane şubesi var, Buchanan Street ve Sauchiehall Street'te. Biz Buchanan'dakini denedik. İlk seferinde Onur'la, ikincisinde ise Beril'le.



Mekan ünü Glasgow'un ünlü mimarı olan Charles Rennie Mackinstosh tarafından tasarlanmış olmasından geliyor biraz da. Yüksek arkalı sandalyeler, göreceli olarak minik masalar ve asimetrik diziliş. Ben çok beğenmedim açılçası =) Kendilerinin diğer çalışmalarını görmek için West End'deki Charles Rennie Mackintosh House'a ya da Kelvingroove Museum'daki sergisine bakılabilir. Mekanın üst katında ise gündüz kapalı olan mavi -turkuaz- salon vardı. Oraya sadece kısaca bir göz atabildim.

Afternoon tea'ye gelince; biraz fazla pahalı ve turistik bulduğumu söyleyebilirim. =) Klasik 3 katlı servis tabağı, porselen fincanlar, çay ve süt. Biz bir sandviç, bir tart ve bir scone yedik ve çay içtik. Lezzet konusunda fazla bir şey diyemiyorum, sade ve iyiydi. İlk ziyaretin fotoğrafı aşağıdaki gibi.



İkinci seferde ise, havuçle kek -yeni favorim- ve browni denedik. Bunlar ise epey başarılıydı. Butterfly and the Pig'in aksine, ikinci gidişimde burayı çok daha fazla sevdim. Biraz da ucuz olsaydı iyiydi =)

Yani gelmişken gidilesi, görülesi, denenesi bir adrestir.

13 Mart 2011 Pazar

Isle of Skye

İskoçya’ya geldiğimden beri merak ettiğim Isle of Skye’ye gittik sonunda! 3 günlük bir tur ile Edinburgh’dan Portree’ye süren bir yolculuktu. Beklediğim kadar iyi olduğunu baştan söyleyim =) Aradaki noktaları ayrıca anlatıcam, ama şimdi Isle of Skye!

Skye İskoçya’nın en büyük adası. Kıtaya bir köprü ile bağlanmış. Highlandler boyunca epey virajlı ve biraz yorucu yollardan ilerleyip denize varılıyor.
Isle of Skye'ye ilk bakış

Köprüyü geçtikten sonra yavaş yavaş insanın modu da değişiyor sanki. Hani hep derler ya adalarda hayat yavaş akıyor diye, cidden öyle bir şey insanın Skye’ye varınca hissettiği de. Yemyeşil ve masmavi etraf. Her yer çim. Geniş aralıklarla evler var. Hepsi beyaz ve gri çatılı üçgen üçgen evler. Sokaklarda insanlar görünmüyor pek. İskoçya’nın geri kalanında da olduğu gibi koyunlar oluşturuyor canlı nüfusunun çoğunu. Gerçi zaten 18yy’da Highland Clearances olarak adlandırılan zorunlu göçler yaşandıktan sonra o taraflarda çok kimse de kalmamış. Bundan Culloden’da bahsediyorum. Adanın nüfusu 1000 civarında. Bu sene %4 bir artış olmuş nüfusta. Fakat nüfusun yaş ortalaması daha da artmış. Öğrendiğim kadarıyla, orta yaşlı insanlar, şehir hayatına doyduktan sonra –inzivaya çekilmeye karar vermek de olabilir bunun adı- bu taraflara geliyorlarmış. Haksız da sayılmayabilirler!

Adadaki en büyük yerleşim yeri Portree. Doğu kıyısında kalıyor. Biz vardığımızda hava kararmak üzere olduğu için fazla bir izlenim edinemedim.

Ertesi sabah çok şanslı bir güne uyandık, hava açık ve güneşliydi. Böyle olunca rota hemen batıya döndü. Adanın en batı ucunda Neist Point’e vardık. Minibüstle ulaşabileceğimiz son noktada inip, 20 dakika kadar yürüdük yokuş aşağı. Manzara muhteşemdi! 

Sol tarafta minik bi sahil, 

Neist Point

sağ tarafta kayalıklar,

Neist Point

ve burnun ucunda da bir fener.

Neist Point

Her taraf yemyeşildi. Epey rüzgarlı ama çok çok güzel bir yer..

Buradan Uig’e devam ettik. Bu arada ekipten biri rahatsızlandığı için eczane aradık, fakat bulamadık. Daha doğrusu bir tane market bulduk, her şey orada satılıyormuş zaten, orda da aranan ilaç bulunamadı. Arkadaş 1 saatlik uyku ile kendine geldi ama bu durum, sağlık olanaklarının kısıtlılığına dikkatimi çekti. Sanırım adada hastane yokmuş. Sağlık ocağı tarzı health center’larla idare ediliyormuş. Suç oranının sıfır olduğu söyleniyor. Şu insanların evlerinin kapılarını kitlemediği yerlerden yani.. Aslında ortamın doğanın muhteşem olması bir yana, yaşamak için sıkıcı bir yer olduğunu düşünüyorum Skye’nin. Özellikle gençler için. Bir kere iş imkanları çok kısıtlı. Esasında gördüğüm kadarıyla turizm ve balıkçılık dışında pek bir şey yok yapılan. Çok sayıda hotel, hostel ve bed&breakfast var. Ama buralar da bahar/yaz sezonlarında aktifmiş. Şubat ayında ölüydü şehir. Portree’de iki akşam yemek yediğimiz Isle’s Inn dışında açık bir restoran/pub bile yoktu! Rehber yol boyu lezzetli somonlardan bahsetti ama malesef tatma şansımız olmadı kendilerini. Mezgit fish and chips’le yetindik. Gerçi bu bile baya iyiydi =)




Loch Lomond turunda ünlü bir Hairy Coo çifti (?) görmüştük; Hamish’le Heather. Burda da yolda çok tatlı yavrular gördük. Eskiden siyah beyaz ve turuncu renktelermiş, ama en çok turuncular beğenildiği için onlar çiftleştirile çiftleştirile, diğer renkler çok nadirleşmiş.


Baby Hairy Coo's

 Renklerin bu kadar soluk çıktığını fark etmemişim. Aslında çok şirin bir turuncu renkleri var bu bombiklerin.

Parents

Batıya doğru ilerlerken Dunvegan kalesini gördük uzaktan. Kısa bir mola verip birkaç fotoğraf çektik. Soluk renkler devam ediyor. =/

Dunvegan Kalesi

Daha sonra off the beaten track’lere girerek Fairy Glenn’e geldik. Burası Stardust’ta Lamia’yla Ditchwater Sal’in karşılaştığı sahnenin çekildiği yer. Esasında Stardust’ın birçok sahnesi Skye’de çekilmiş. Burda minik bir tepeye tırmandık ama yine de yeterince güzel bir açı yakalayamadım fotoğraf için. Minik keçi yolları, tepecikler ve göller cidden başka bir dünyada hissettiriyor insana kendini.

Fairy Glen

Portree'ye doğru dönerken Cuith Raing'de kısa bir mola verdik. Birçok trekking rotasının çıkış noktası olan bir tepe burası. Hava bu kadar soğuk olmasa, daha cazip görünebilirdi belki gözüme =) Son durak olarak ise bir nehirlerden birinin denize döküldüğü bir noktada mola verdik, fakat ismini hatırlayamıyorum!



Epey yorucu bir gün oldu. Bir günde nerdeyse adadaki bütün turistik yerlerden geçtik. Tabiki daha geniş zamanda daha rahat bir tur yapılabilir. Özellikle de yaz aylarında. Hoş yaz dedikleri de 15-20 derece ya neyse =) Ama yine de gelirseniz çok çok güzel zaman geçireceğinizi garanti ederim!

4 Mart 2011 Cuma

Loch Ness

Beril'le ikinci Highland turumuzu Loch Ness'e yaptık. Loch Ness, Loch Lomond'dan sonra İskoçya'nın ikinci en büyük gölü. Gölün şekli baya ilginç. Tektonik hareketler sonucu, adanın kuzeyinin doğuya doğru kayması sonucu oluşmuş, 236 metre derinliğinde ve 37 km uzunluğunda bir taze su rezervuarı da denebilir kendisine. Kıyıya 3-4 metre yakınlıkta bile 12m derinliği var. Dimdik iniyor yani. Fakat ortası yani 230 m civarları ise dümdüz. Gereksiz bilgilerin sonuncusu da, suyun hacminin 7.4 km3 olduğu. =) Çıktığımız tekne turunun kaptanı göldeki su miktarını (tam sayıyı hatırlamıyorum ama) "75 milyon viski şişesi dolusu su var" diye açıkladı!


Burada gölün kendisinden ziyade, canavarı ünlü. Bizim Van Gölü Canavarı'nın da atası sayılan Loch Ness Monster, ya da halk arasındaki adıyla Nessie =) Nessie hikayesi göle epey büyük bir ün kazandırmış, hem adada hem de dünyanın geri kalanında. (HIMYM'de Marshall Nessie'ye deli gibi inanıyo, hatta başucuna posteri var!) Gölde birçok araştırma yapılmış yıllarca, National Geographic belgeselleri çekilmiş, ünlü hayvan avcıları ve bilimadamları çeşitli çalışmalar gerçekleştirmiş. Fakat sonuç olarak henüz bir kanıta ulaşılamamış. Yine de varlığına inanan -en azından bu olasılığın varolduğunu düşünen- bir sürü insan var. Bu insanlardan biri de Beril! =D

Loch Ness Visitor Center'daki Nessie maketi


Yine de gölde pek yaşam olmadığı söyleniyor. 8 çeşit balık ve bir de -so called- Nessie. Plankton ve yosun yoğunluğu fazla olduğu için görüş çok kısıtlı imiş. Dalış gibi su altı aktivilerleri gerçekleştirilemiyormuş. Esasında bana göre su üstü altivitesi de gerçekleştirilmez 5-10 derece civarında seyrediyor sıcaklık! Çok derin olduğu için yazın bile pek ısınamıyormuş.

Gölün bizim tura çıktığımız kıyısı Drumnadrochit'te yıkık bir kale vardı, Urquhart Kalesi. Ortaçağ'dan kalma olduğu iddia edilen bu kale, İskoçya'nın en eskilerinden de biriymiş aynı zamanda. Kalenin tarihine dair fazla bir şey bilmediğim için anlatıcaklarım bu kadarla sınırlı. Turun dönüşünde hava kararmaya başladığı için kale ışıklandırılmıştı. Mutlaka görülesi bir adres daha =)

Urquhart Castle

Geceyi Inverness'te geçirip ertesi gün dönüş yoluna çıktık. Fort Augustus'ta yani Loch Ness'in bittiği yerde bir mola verdik.. (Augustus, yani Butcher of Cumberland, Culloden savaşında adı geçen general'e ithafen verilmiş bir isim) Burada Loch Ness yükselen kanal sistemi - Caledonian Canal- ile 4 basamakta Loch Oich'e ve ondan sonra da diğer göllere bağlanıyor.


Fort Augustus

Not: Tam bu resmin çekildiği noktadan sağa bakınca çok şirin bir restoran var, Boathouse Restaurant ilk gidişimizde uğramamıştık, ama ikincisinde uğradım ve sahibi Türk çıktı! Minicik Pitlochry'de Türk restoranı bulduktan sonra bir de burayı görünce epey şaşırdığımı söyleyebilirim. Yani heralde zaten Highland'de Türk nüfusu da topu topu 3 olabilir. Yolunuz düşerse kesinlikle tavsiye ederim.

1 Mart 2011 Salı

Culloden Battle

Loch Ness turunun ilk gününde Highland’lere doğru ilerlerken Culloden’da bir mola verdik. Yol boyunca rehber o kadar çok savaş anlattı ki, kafam biraz allak bullak oldu. Bütün anlatılanlardan çıkardığım temel sonuç ise, İskoçların savaşmayı sevdiği. Her ne kadar barışçıl olduklarını iddia etseler de, sürekli bir savaş durumu. İngiltere işgale geldiğinde, birleşip İngilizlere karşı, onlar olmadığı zaman kendi klanları arasında birbirleriyle, ama sürekli bir savaş halinde.

Yine de ziyaret ettiğimiz bu savaş anıtı, İskoçların tarihlerindeki en büyük hezimeti yaşadıkları, ve özetle her şeylerini kaybettikleri savaşın geçtiği yer; Culloden.
Savaş Alanı - Bulunduğumuz yer İngilizlerin, çok ileride mavi bayrakların olduğu yer, İskoçların hizlandığı çizgi. Ortadaki yapı savaş anıtı. Diğer klanlara ait mezar taşları da dağınık olarak duruyor.

Hikayesi şu, İngiliz’lerle olan mücadele 13.yy’da İskoçya bağımsızlık savaşlarıyla başlayıp onyıllarca sürüyor. William Wallace’ın da Braveheart’ta izlediğimiz epik mücadelesi bu dönemlere denk düşüyor. 14. yy’da İskoçlar bağımsızlıklarını kazanıyorlar. Bu durum 17. yy’a kadar sürüyor. Bu dönemde King James the VIth of Scotland, İngiltere, İrlanda ve İskoçya krallıklarını birleştirip, Kingdom of Great Britain’ı kuruyor, ve King James the Ist of England oluyor. Fakat barış çok uzun ömürlü olmuyor. Yıllarca öğrendiğimiz Rusların sıcak denizlere inme sevdası bu tarafta İngilizlerin Highland’leri ele geçirme sevdasına tekabül ediyor sanırım!

İngiliz safları

Sonunda 1746'da Charles Edward Stuart komutasındaki İskoç birlikleri William Augustus komutasındaki İngiliz hükümetine bağlı birliklerle, Culloden Moor adlı savaş meydanında karşı karşıya geliyorlar. Sayıca üstünlük yok, ama teçhizatça var. İngiliz güçleri İskoçların çevresini sarıp, kiltleri ve kılıçlarından başka bişeyi olmayan 1000'in üzerindeki askeri yaylım ateşi ile öldürüyorlar. Charles kaçarken Augustus'un adı da Butcher of Cumberland olarak anılmaya başlanıyor.

Klanların savaşta konumlandıkları ve topluca katledildikleri yerlerde böyle mezar taşları var saha boyunca

Ben halkın Charles'a -hatta çok güzel bir yüzü olduğu için kendisine ‘Bonnie’ Prince Charlie diyorlarmış- olan sevgisini tam çözemedim. Önce İngiltere'yi işgale gidiyor, başarısız olup dönüyor. Sonra İngiltere işgale geliyor, yine başarısız oluyor İskoçlar milli kimliklerini kaybediyorlar, fakat sonrasında halk köyleri dahi ateşe verilse Charles'ı ele vermemek için ölüyorlar. Yani bir zaman savaşlar da kazanmış ama yine de hala kahramanları olarak bahsetmeleri biraz garip geldi.


Savaşın sonuçları İskoçlar açısından çok acıklı. İngilizler, İskoçları daha da entegre etmek istiyorlar kendilerine. Bunun için İskoçların klan sistemi yasaklanıyor, insanlar Lowland'lere ve kuzey Amerika'ya göçe zorlanıyorlar, Gaelic dilini konuşmak ve öğretmek yasaklanıyor. (10-20 yıl önce serbest olmuş fakat bu saatten sonra, konuşabilen pek kimsenin kaldığını sanmıyorum =) ) Uzun lafın kısası, üzerinde güneş batmayan bir uygarlık kolay elde edilmemiş. Bu da o dönemlerde yaşanan trajedilerden sadece biri.

25 Kasım 2010 Perşembe

The Butterfly and the Pig

Geçen ay, pasaporta police registration damgası almak için polis müdürlüğüne giderken Bath Street'teki Victorian evlerden birinin altında çok sevimli bir cafe-restoran görmüştüm. Sevimlilik isminde başlıyodu, the Butterfly and the Pig.


Bir ara gelim dedim, sonraki hafta bir arkadaşımla alışverişe çıkmışken yolumuz düştü, denemiş olduk. Fakat o gün yanımda kameram yoktu, bu sevimli mekanın fotolarını çekemedim. Ama tekrar görülecekler listesine yazılmış olduğundan Onur gelir gelmez, öğle yemeği için tekrar ziyaret ettik.
İlk seferinde de çok beğenmiştim, bu sefer daha bir sevdim.
Menü'leri haftalık olarak hazırlanıyor. Klasik bir menüsü yok, sağında solunda eğlenceli yazılar var. Yemeklerin açıklamaları da komik, fiyatlar da. Mesela mantarlı krep fiyatı 5 mush 6 rooms..


Geçen gelişimde füme somon salata yemiştim. Oldukça güzeldi. Bu sefer önce potato and leek soup içtim. Her ne kadar Hania bu konuda beklentimi yükselttiyse de, bunu da beğendiğimi söyleyebilirim.
Ardından da vegetable tart yedim. Hem hamuru çok lezzetliydi, hem de içindeki sebzeler. Yanındaki salata için de aynı şeyi söyleyebilirim. Sosu süperdi. Çok beğendim, hatta Onur benden bile çok beğendi.

Onur da hamburger yedi. Kocaman bir tabak dolusu patates de vardı yanında. Genelde olanın aksine aşırı yağlı ya da lezzetsiz değildi. O kadar doyurucuydu ki ikisi de, akşam geç saate kadar acıkmadık!


Fiyatları bence makul, öyle abartılı pahalı değil. Mekan ise süper! İkiye ayrılmış, sol taraf cafe, sağ taraf restoran. Biraz ağır bir havası var, yerlere kadar kadife perdeler, ahşap kaplama duvarlar, antika görünümlü masa ve sandalyeler ile. Öte yandan ise, kocaman pencereleri ve sevimli aksesuarlar ile oldukça ferah bir his de veriyor insana.
 Burada restoranlarda garsonlar genelde oldukça ilgili davranıyolar, 10 kere beğendiniz mi, şöyle mi böyle mi diye soruyorlar.. Burdakiler de hızları ve alakaları ile baya etkileyiciydi.. Özellikle önceki Drum and the Monkey faciasından sonra..

21 Kasım 2010 Pazar

Drum and the Monkey

Glasgow'a geldiğim ilk hafta görüp, aa süpermiş kesin gideyim dediğim yerlerden birisi Drum and the Monkey idi. St Vincent Street'te, merkeze 5 dk yürüme mesafesinde oldukça sempatik bir pub. Aynı zamanda, klasik İskoç yemeklerini tatmak için de iyi bir mekân gibi görünüyordu. İlk ziyaretim Onur’un geldiği akşama denk geldi.



Mekanın güzel bir resmini çekmediğim için üzüldüm. Klasik İskoç pub’ı görüntüsüne sahipti gerçi. Ortada oval bir bar, etrafında sandalyeler. Çevrede de minik odalar, şömine başında koltuklar ve diğer masalar. İçerde “Beer is the looking glass for life” gibi bişey yazıyordu, unuttum.

Barda iki kişi çalışıyordu, her yeri idare eden onlarmış gibi görünüyordu. Aslında bir sürü masada duran boş bardaklar biraz servis hakkında düşündürdüyse de, deneyelim dedik ve oturduk ve çile başlamış oldu =) Baştan, masadaki boş bardakların bize neredeyse yemek sonuna kadar eşlik ettiğini söylersem heralde biraz fikir verir. Siparişimizi zor da olsa verdikten sonra beklemeye başladık.

Önce nachos geldi. Ben beğendim, Onur hayal kırıklığına uğradı. Referans noktası Bebek Kırıntı olduğu için ben karşılaştırma yapamıyorum.

Aşağı yukarı bir saatlik bekleyişin sonunda baya kötü olan yemeğime kavuştum. Altı üstü steak with mushroom gibi bişey olmasına rağmen, kömüre dönmüş lezzetsiz bir et ve mantar, yanında da biraz patates ve domates geldi. Yiyebilmek için oldukça mücadele ettim, ama yukarıdaki tabaktan eksilenler sadece patatesler oldu.

Onur’un yemeği biraz daha iyiydi bana göre. Sanırım Haggis hakkında yeterince kötü propoganda yaptığım için tercihini yine geleneksel bir yemek olan steak ale pie’dan yana kullandı. Ben daha önce yiyip çok beğenmiştim. Aslında bunun tadı da bence fena deildi, ama Onur çok sevmedi.


Şarap seçimimizin de çok parlak olmadığına değinmeliyim. Gerçi fazla seçenek yoktu ama ortalama olması gereken bişi baya kötü çıktı.
Yemeğin sonunda garson gelip “is everything ok?” diyince dayanamadık artık, değil ulenn diye isyan ettik. Sonuç olarak, benim yemeğimin ve arkasından gelen browninin parasını almadılar. Hah browni’yi unutmayim, sanırım yediğimiz tek güzel şey oydu =D Gerçi bugüne kadar da kötü browni görmedim zaten..
Belki Pazartesi akşamı olduğu için böyle bir şanssız shift’e denk gelmiş olabiliriz, bir şans daha vermek niyetindeyim. Tabi çook güzel geçmesini istediğim bir günde ve çook aç karnına değil iken.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bonfire Night



Bonfire Night veya Guy Fawkes Night, V for Vendetta'dan da hatırlayacağınız "Remember remember the 5th of November.." dizeleri ile anılan, terörizmin çöküşünün bir sembolü olarak kutlanan gece.

İngiltere'deki Katolik bir grup 1605 yılında, Protestan kral 1. James of England'ı (6.James of Scotland) öldürerek yerine Katolik bir kral geçirmek amacıyla, House of Lords'u havaya uçurmaya karar vermiş. 5 Kasım tarihinin önemi ise, o gün parlementonun toplanacak olmas ve James'in kızı Elizabeth'in tahtın varisi olarak atanıcak olması imiş. Fakat gelen isimsiz bir ihbar mektubu ile, 4 Kasım gecesi Guy Fawkes kilolarca patlayıcı ile binada yakalanmış. Böylelikle hem saldırının önüne geçilmiş, hem de terörizme karşı bir zafer kazanılmış olmuş. Bu olayın sonucunda Guy Fawkes işkencelerle ölüme yollanırken geride kalanlar her 5 Kasım'ı Guy Fawkes Night olarak havai fişek gösterileriyle kutlamaya başlamışlar.

Glasgow'da da kutlamalar, buranın en büyük parkı olan Glasgow Green'de gerçekleşiyormuş her yıl. Ben sadece havai fişek gösterisi sanıyordum, ama gün içinde de parka panayır alanı kurulmuş, oyuncaklar yemekler falan, keyifli bir gün geçirilebilirmiş. Belki başka sefere ;) Gerçi bütün gün yağmurluydu hava.. Bir noktada iptal edilecek diye düşünüyordum ama son anda kesildi. Tabi bu, yerlerin çamur olmasına engel olamadı.

Havai fişeklere gelince.. Sanırım hayatımda ilk defa bir havai fişek gösterisi bana "noolur bitmesiiiiiin" dedirtmicek kadar uzun sürdü. Gerçi ilk başta biraz hayal kırıklığıydı çünkü sanki çatapatlarla başlamış gibiydi, ama sonradan güzelleşti. Daha önceden görmediğim yeni modeller çıkmış hehe.. En çok sevdiğim de, bir kere patlayıp mor veya yeşil taneler olarak dağılıp, sonra her birinin tekrar ardarda patladığı, patlamış mısır gibi görünenlerdi! Kayan yıldızlar gibi aşağı inenler çok sevimliydi. 25 dk sürdü gösteri ve eşlik eden Mamma Mia soundtrack'i.


Havanın -her zamanki gibi- aşırı soğuk olmasına rağmen güzel bir geceydi.. Malesef ben kameramı götüremediğim için yanımda, fotolar Wesly'e ve onun Canon'una ait =)

2 Kasım 2010 Salı

Paintball at Paisley

Ders programında Salı günlerinin boş olması aktivite meraklısı bir grup için ideal bir ortam yaratıyor. Biz de bu haftayı Richard’ın girişimiyle Paintball’la değerlendirelim dedik.

Gideceğimiz adresi bilmediğimiz için sabahın 8'inde –neyse ki- bizim yurdun önünde buluşup yola düştük. Trenle 20 dakika mesafedeki Paisley’e gidip ordan da 6-7 dakikalık bir taksi yolculuğu ile Delta Force’a ulaştık. Glasgow Prestwick havaalanının hemen yanı. Nerdeyse üstünden uçaklar havalanıyor.

Ben daha önce paintball oynamamıştım bir türlü.. Gerçi merak da etmiyordum. Böyle şeyler geriyor beni sinirlenicem, hırs yapıcam diye =) Biraz öyle de oldu..

16 kişi olduğumuz için, hazırlanmak uzun sürdü, ama sonunda saat 10.30 gibi oyun alanına girdik!  5 etap oynadık. Afhgan Fort, Chemical Alley, Terrorist Attack, The Haunted Graveyard ve Tomb Raider. Bizden başka bir ekip daha vardı, toplamda 20 kişiydik, 10’ar kişilik iki takıma bölündük. Ben mavi takımdaydım.

Oyunları anlatan görevli sahada hem maskenin içinden, hem de İskoç aksanıyla konuşan garip bir tip olduğu için, çoğunlukla daha ne yaptığımızı anlayamadan falan başladık oyunlara. İlk oyun Chemical Alley’di, alıştırma gibiydi. Temelde, bidonların arkasından ateş etmece işte.. İki takım da birer kere kazandı.


İkincisi Haunted Graveyard. Kaleye bayrağı çekme. 1-1 bitti. Üçüncü ve benim en çok sevdiğim oyun ise Afhgan Fort’tu. Bir ev vardı, takımlardan biri bu evi korurken, diğeri de dinamitleri eve sokmaya uğraşıyordu. Bizim takım saldırırken bir anda dinamit taşıyan çocuğun vurulmasıyla, bu büyük görevi üstlenmek durumunda kaldım. Sürünerek bombaya ulaşmak, silahı atıp eve koşmak falan noluyosa.. Sanırım bacaklarımdaki morlukların bir kısmı da bu sırada oldu. Yine 1-1 bitti. Dördüncü oyun Terrorist Attack'tı. Pembe tişörtlü çocuğu korumaca.. Ama bizi pek sallamayıp kendi başına takıldığı için pek anlamlı olmadı.


Son olarak da Tomb Raider oynadık ama o kadar yorulmuştum ki, vurulduktan sonra geri dönmedim bile..

Saha epey iyiydi. Daha oynamadığımız iki oyun vardı ama bunlar bile yetti de arttı. Tek sorun bütün gün yağmurun altında olmaktı. Yine yanlış gün seçimi.. Her yer o kadar çamurluydu ki, minik(!) göletlerden birine düşen bi kız, çıkabilmek için yardım almak zorunda kaldı.

Sonuç, bu olayı çok sevdiğimi söyleyemicem.. Ama takımımın bana ihtiyacı olursa bir sonraki sefere de varım! ;)

11 Ekim 2010 Pazartesi

Strathclyde University

İngiltere'de master ararken, aklımda İskoçya yoktu hiç. Hatta Strathclyde'ı daha önceden duymamıştım bile. Önce program ilgimi çekti. Joint Master's olması, 4 okul tarafından sunuluyor olması ve Erasmus Mundus bursları kapsamına girmesi baya hoşuma gitti. Detaylarını okuyunca, ikinci senesini farklı ülkelerde geçirme şansı ve üstüne üstlük staj imkanını da görünce, tamam aradığım program bu dedim. Heralde hayatımda gerçekleşmesini en çok istediğim şeyler arasında ilk 5'e girebilirdi burdan kabul almak. Secret'a göz kırpıyorum =D


Ve işte geldim, burdayım. İlk yılımı geçireceğim University of Strathclyde, Glasgow. Introduction session'lardan birinde, hoca da aslında Strathclyde olarak pek tanınmadıklarını, bu nedenle okulun isminin sonuna Glasgow'u eklediklerini ve son bir kaç yıldır böyle kullandıklarını söyledi.

Okul 1796 yılında, İskoçya'nın en eski üniversitesi olan Glasgow Ünivesitesi'nden ayrılan Profesör John Anderson tarafından kurulmuş. 1800'lerde hızla büyümüş ve ilk olarak şu anda Royal College olarak adlandırılan bina, ardından da diğer yeni binalar ile George Square çevresinde yerleşerek eğitime devam etmiş. 1900'lerde sadece teknik eğitim verilmekteymiş. Ağırlıklı olarak fen ve mühendislik. Daha sonra 1960'ta Scottish College of Commerce ve 1993'te de Jordanhill Collage of Education ile birleşerek yönetim ve eğitim bilimlerinde de kadrosunu güçlendirmiş. Şu anda da 25000 civarında öğrenci burada eğitim görmekteymiş.
 

Okul hakkında bu kadar sıkıcı bilgiden sonra şimdi benim okuduğum programa geçiyorum. Programın tam adı Global Innovation Management, ama GIM deniyor kısaca, bize de GIMmies. DMEM, Design, Manufacture and Engineering Management Departmanı tarafından veriliyor program. Haliyle derslerimizin çoğu da design üzerine; Global Desing, Design Methods, Design Management... Pek aşina olmadığım konular, ama şimdilik -iş yükünün ağır olması dışında =)- oldukça sevdim yaptıklarımızı. Programda toplam 23 kişiyiz, çok karma bir grup. Herkes epey motive. Genelde grup projelerinde aynı gruplarda oluyoruz ve nerdeyse hepimiz aynı yurtta kalıyoruz. İkinci yıl Danimarka, Almanya ve Avustralya arasında dağılacağız bakalım.

Burası da James Weir Building. Programımın dersleri bu binada yapılıyor. Sanırım Glasgow'da şehrin genelinde 1 tane yokuş olan cadde var, tahmin edin neresi? Tabiki de, benim her sabah tırmandığım okulum. DMEM 5. katta yer alıyor. Manufacturing lablar girişte, stüdyolar ve sınıflar yukarıda. Okuldan haberler böyle.

7 Ekim 2010 Perşembe

Rangers vs Bursaspor

Geçen hafta Bursaspor-Glasgow Ranger arasındaki Şampiyonlar Ligi maçına gittik. Gelir gelmez katıldığım ilk sosyal etkinliğin bir futbol maçı olması biraz komikse de kesinlikle süper zaman geçirdiğimi söyleyebilirim. =)

Glasgow Rangers taraftarı agresiflikleri ve holiganlıkla tanındıkları için, maça gitme konusunda biraz şüphelerim vardı, çünkü Bursaspor tarafından -ki sonradan gördük,minicik bir tribün ayarlamışlar- bilet bulamamıştık. Sonunda 'bişi olmaz yaa' diyerek aldık biletleri. Sonuçta Celtics-Rangers maçında değildik, her ne kadar Celtics'le Bursa'nın formaları aynı olsa da, ve Bursaspor taraftarları Celtics diye tezahürat yapsa da..

Ranger Stadının olduğu yer, biraz banliyö gibi Ibrox diye bir mekan. Maça metroyla gittik. (Bu arada Glasgow'un metrosu hayatımda gördüğüm en komik metro. Tek bir hat var, ve daire şeklinde. Inner Circle ve Outer Circle olarak iki hat yapmışlar, ters yönlerde ilerliyor. Ayrıca minnacık ve sürekli sarsılıyor. Roller Coaster diyor zaten burdaki insanlar da. Belki fotoğraflarını eklerim daha sonra.) Buchanan istasyonuna yaklaşırken mavi Tennets formalı insanları görmeye başladık. Muhtemelen 1-2 saat önceden içmeye başlamış olan Ranger taraftarı da marşlara ve küfürlere başladı =) Sıkışık bir yolculuk sonunda vardık stada.



Baya güzel bir stadmış. Girişte kimsenin üstü aranmadı, rahattı. Ama yol boyunca her yerde polisler vardı. Muhtemelen stadın içinde de vardı, ama göremedim ben pek. Çok dolu olmaz diye düşünüyorduk ama tıklım tıklımdı! Sadece kale arkasında yer bulabildiğimiz için de, ateşli bir taraftar grubuna yakın oturmuş olduk.
Maç başladı hemen. Aynı hızda da Rangers'lı olmadığımızı anladı çevredeki insanlar =) Bursa ilk yarıda hiç iyi oynamadıysa da, ne zaman ceza sahasına yaklaşsalar, küfürler, el kol hareketleri, yuhlamalar kopuyordu. Ön sırada kendinden geçen bi adam da arada bize dönüp sırıtarak 'Sorry for that hehehe' diye güldü. Alnımızda mı yazıyodu ne anlamadım =)


Sonra birinci gol geldi Rangers'tan. Biz aslında daha kötü bir sonuç bekliyorduk ama, ikinci yarı biraz heycanlandırdı bile, belki beraberlik olur diye.. Olmadı tabi. Belki de sağlığımız açısından daha iyi oldu =) Yine de çok eğlenceliydi. Sürekli marşlar, sloganlar, davullar, herkes ayakta. Türkiye'deki gibiydi. Kadın taraftarlar da benim görebildiğim, turistler hariç bir elin parmakları kadardı. Dönüş biraz işkence oldu, çünkü minik metro çok fazla insan alamadığı için, 1 saat sürdü sıra beklemek. Güzeldi yine de.. Başka bir maç olursa tekrar gitmeyi düşünüyorum.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Glasgow'da ilk gün

Glasgow hakkında yazmayı birkaç gündür erteliyorum. Aslında daha burada geçireceğim uzun bir zaman olduğu için acele de etmiyorum bir yandan. Yeni yerler keşfettikçe de yazıcam tabi ama şimdilik, ilk bakışta gördüklerim olucak burda.
İlk gün sabah, şehir merkezine geldik, Merchant City'de bir kahve içip günümüzü planlayacaktık.


Buraya gelirken yanımızda getirdiğimiz rehber çok karışıktı. Önemli noktalara değinmiş, ama sanki bir yandan yürümüş, bir yandan da not almış gibi bir havada anlatılmış her şey. Biz de Beril'le bu sefer, madem daha iyi bir planımız yok, şu fotolarda gördüğümüz komik Hop on-Hop off otobüslerine binelim dedik. Zaten şehir biraz daha dağınık durumda olduğu için, bağlantılar da böyle daha kolay oldu. Önce otobüsten inmeden her yeri görmeye karar verdik. Sonra West End'e gelince, inip bu tarafı bitirip öyle dönelim dedik, isabetli olmuş. Böylelikle ilk durağımız Kelvingrove Museum and Art Gallery oldu.


Burada Scottish Boys sergisi vardı o hafta. Ünlü İskoç ressamların tabloları sergileniyordu. Francis Cadell'in aydınlık tabloları en çok beğendiğimiz resimler oldu. Bunun dışında yine İskoçya tarihini ve eski zamanlardaki yaşam şartlarını anlatan sergiler vardı. Beril'in çok sevdiği tablo pop quizlerini de unutmayayım. Müzeden çıkıp Glasgow Üniversitesine doğru yürümeye başladık. Daha sonradan buradaki en sevdiğim manzaralardan biri olan şu noktadan geçtik.


Glasgow Üniversitesi İskoçya'nın en eski üniversitesiymiş. Dünya sıralamasında da baya iyi bir yerdeymiş. Kampüsü çok fazla gezmedik, ama burda okumak çok güzel olabilirmiş diye düşünmedik değil.

Aşağıdaki fotoğraf burdaki şirin sokaklardan biri, adını hatırlamıyorum, koyma nedenim de sokak girişindeki hız sınırı tabelaları. Bütün ara sokaklarda bunlardan var. Twenty's Plenty yazmışlar 20'lerin altına. Çok şirin =) Komik insanlar.



Otobüse atlayıp şehir merkezine geri döndük. Glasgow Katedrali'ni ve Necropolis'i gezdik. Dışarısı tadilatta olduğu için katedral'in fotoğrafı yok. Şehrin genelinde dikkatimi çeken bir şey, kiliselerin sayısının azlığı oldu. Hatta mevcut kiliselerden üç tanesinin, gece klübü, tiyatro ve bir dernek binasına çevrildiğini gördüm. Bu konuyu biraz daha inceleyim ben. =)

Katedralden sonra şehrin en büyük parkı olan Glasgow Green ve içindeki People's Place and Winter Gardens'a gittik. Glasgow Green'den otobüsle geçtik, doğrudan People's Place'te indik. Burda da yine birçok yerde olduğu gibi geleneksel yaşam ve tarih sergisi vardı. Winter Garden çok bakımlı kocaman bir bahçeydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden birçok bitki getirmişler, rengarenk sevimli bir yerdi. Gerçi hava biraz boğuktu ama kışın belki çay içmek için hoş bir ortam olabilir.

Bir sonraki otobüsle benim şimdilik en sevdiğim yer olan George Square'e geldik. Burası şehrin merkezi oluyor. Karşıdaki bina Glasgow City Chambers ve Glasgow City Counsil. Özellikle gece ışıklandırılmış hali çok güzel. Mimari açıdan da Glasgow'ın önemli noktalarından biriymiş. Gün içerisinde içi gezilebiliyormuş falan biz girmedik.


Okulum bu meydanın bir yanını kaplıyor. Ondan başka bir postta bahsedicem. Kaldığım yer ise 10 dakika yürüme mesafesinde. Bundan bahsetmeye pek gerek yok. =) Çevrede bol sayıda restoran ve bar var. İki yanında birbirine dik ilerleyen Argyle ve Buchanan Street'ler trafiğe kapalı alışveriş caddeleri.


Bu fotonun olduğu yerden aşağı doğru devam edilince varılan yer Argyle Street, sağa dönülünce görülen yer ise trafiğe kapalı 3. cadde olan Sauchiehall Street. Burası da yine alışveriş cafe ve bar mekanlarından biri.
Burada ilk gün bunları keşfederek geçti. Daha sonra aynı yolları defalarca yürüdük. Bu sefer bu kadarla bırakıyorum. Şehir hakkında belki sonra detaylı bloglar da yazarım.

30 Eylül 2010 Perşembe

Drymen'de Trekking

Haftasonu güneşli bir hava tarafından karşılanınca Hania'yla birlikte açık hava bir yerlere gidelim dedik. İlk planımız Aberfoyle'a gitmekti. Ama hava o kadar güzeldi ki, göl kenarı olsun dedik, ve Loch Lomond yakınında Drymen diye minik bir kasabaya çevirdik rotayı. Önceki hafta gittiğimiz Luss'un karşı kıyısı gibi bir şey oluyor. Önce burdaki -sanırım tek cafe var- Oak Tree'de yemek yedik. Sonra göl kıyısındaki Sallochy'e indik. Biraz Eymir'i anımsattı, çakıl taşlı sahil falan. Farklı olarak açıklarda bir sürü kişi yelken yapıyordu. Bir de kıyıda kamp yapan insanlar vardı. Daha önce hiç kamp yapmadım, ama burda yapmak kesin çok güzel olurdu. =)




Göl kenarından ayrılıp Hania'nın önceden belirlediği patikada yürüyüşe başladık. 1.5 saatlik kısa bir rota seçtik. Minik kütüklere kırmızı, mavi, yeşil bantlar koyarak farklı yolları işaretlemişler. Önceki günler yağmurlu olduğu için yollar biraz çamurluydu ama çok sorun olmadı. Her yerde böğürtlenler vardı, yol boyunca parmaklar morarana kadar yedik =) Yolun bir noktasından aşağı doğru minik bir dere akıyordu. Alttaki resmin aksine yukarılar biraz daha karanlıktı.


En tepeye vardığımızda, gölü yukarıdan gören epey açık bir yere geldik. Bu üstteki foto ondan bir önceki açıklık. Bu noktada kameramın şarjı bittiği için, o manzaranın fotoğrafını çekemedim malesef =/ Sonrası genelde aşağı doğru çamurda kayarak geçti..

Tur bitince eve dönmek istemediğimiz için biraz daha ilerledik Lomond kıyısından En son yerleşim de Rowardennan oteliydi. Burayı da çok beğendim. Büyükçe bir restoran-bar'ı var. İçerde şömine başında da oturulabiliyor, dışarda göl kenarında da. Bişeyler içip biraz daha takıldık. Sonra bitti.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Haggis.. NO!

Sadece gezilerden değil, yemeklerden de bahsedicem.. Genelde evde yemek yapmayı tercih ettiğim için henüz çok fazla lezzet keşfetmiş değilim. Aslında civardaki yani Merchant City'deki restoranlar da ağırlıklı olarak İtaylan, Hint ve Çin mutfaklarını sunuyorular. Yine de İskoçların ulusal yemekleri olan Haggis'i tatma şansı(!) buldum bu süre zarfında.

Haggis, koyunun kalp, karaciğer ve akciğerinin ince ince kıyılarak, bir süre pişirilmesi, sonra da içine kuyruk yağı, soğan ve yulaf ve baharatlar eklenerek, işkembeye doldurulup o şekilde bir süre daha pişirilmesi ile hazırlanan bir yemek. (Bazı yemeklerin nasıl ortaya çıktığını gerçekten merak ediyorum..)

Beril'le bir öğlen gittiğimiz Ingram Pub'da denedim bu enteresan yemeği. Biraz daha yumuşatılmış haliydi gerçi. Haggis'li tavuk sarma gibi bişey. (öndeki tabakta) Pek yemek seçmeyen bir insan olmama rağmen hiç ama hiç sevmedim =D Öte yandan İskoç'ların da acayip bir bağlılığı var bu yemeğe. Ev arkadaşlarımdan buralı olan ilk tanıştığımızda heyecanla Haggis'i denedin mi sordu. Ben de pek sevmedim ama belki bir daha deneyebilirim falan dedim. Ona, do you like it? diye sorunca I LLLLLOVE ITTTT! cevabını aldım. =D Bravo.

Kokoreç sevilmez mi beaa diyip durduğum insanlara dair düşüncelerimi bir kere daha gözden geçiricem sanırım..

28 Eylül 2010 Salı

Edinburgh vol I.

Edinburgh'ya bir günün yetmeyeceğini düşünsek de vaktimiz azaldığından, günübirlik bir gezi yapmaya karar verdik ve trenle Glasgow’dan 45 dk’lık bir yolculuk sonunda İskoçya’nın simgesi olan tarihi başkente ulaştık. 

Gezi rotası olarak Scotts Anıtı, Edinburgh Kalesi, Royal Mile, müzeler ve Holyrood Palace’ı seçtik. Tren istasyonundan Waverley köprüsü tarafına çıkınca bir Tourist Information ofisi var. Daha önceden bir harita getirmediyseniz oradan edinebilirsiniz.

İlk durak Edinburgh’nın simgesi olan Edinburgh Kalesi oldu. Her Ağustos ayında kalenin önündeki meydanda gayda çalma yarışmaları yapılıyormuş, çok büyük bir stad kurulmuştu bunun için. Biz gittiğimizde tribünleri söküyorlardı. O nedenle meydanla birlikte geniş plan çekemedim  kaleyi.

Kale sönmüş bir volkanın üzerine kurulmuş. Yine birçok bölümü yıkılıp yeniden yaptırılmış. Dolayısıyla ilk zamanları 9.yüzyılın başları olarak belirtilse de, içerisindeki en eski yapı 12.yüzyıldan kalma Azize Margaret Şapeli. Diğer binalar 15 ve 16. yüzyıllarda inşa edilmiş. Kale üç kısımdan oluşmakta, bu kısımlar savunma noktaları olarak bölünmüşler. Yani birinci bölge kaybedilince ikinci bölgeye çekiliniyor, burası da kaybedilirse savunma üçüncü bölgeden devam ediyor. Bundan sonra ne olduğu malum. =) 

Birinci bölgeden neredeyse bütün şehir görülebiliyor.


Üçüncü bölgedeki geniş avlu kraliyet hazineleri, ulusal savaş anıtı, şu anda cafe olarak hizmet veren bir bina ve zindanlar ile çevreleniyor. Kalenin bir kısmı New Barracks tarafından aktif olarak kullanılmakta. Bu nedenle tamamı gezilemiyor. 

Kaleden çıkınca aşağı doğru uzanan yol Royal Mile. Bu yol kraliyet sarayına kadar iniyor. Tarihi binalarla çevrili yolda birçok hediyelik eşya dükkânı ve cafeler bulunuyor.  Edinburgh’nın en eski katedrali olan St Giles Katedrali de bu yolun üzerinde. Bu katedralin kulesi İskoçya tacının bir replikası olarak inşa edilmiş. Şehrin aşağı yakasından daha belirgin olarak fark ediliyor.

Bu arada şehrin fonunda gayda var. Neredeyse her köşe başında durmuş kiltli, gayda çalan insanlar görülebiliyor. Beril gibi gayda sesinden hoşlanmıyorsanız, biraz işkence olabilir =)  

Bu caddeden aşağı doğru inerken sağa, Southern Brige tarafına dönerseniz biraz ileride Royal Museum of Scotland ve National Museum of Scotland’ı görürsünüz. İlk yüzyıllardan bugünlere İskoçya’nın tarihi ve gelişmeleri hakkında detaylı bölümler var. Biraz interaktif bir ortam yaratmışlar bu müzede. Keyifli zaman geçirilebiliyor.

Tekrar Royal Mile’a dönüp aşağı doğru ilerlerken ufak bir müze daha gördük. İsmi People’s Story. Giriş ücretsiz. Sıradan insanların günlük yaşamlarını canlandırdıkları, geçtiğimiz yüzyılın tarihini özetleyen çok zaman almayan sevimli bir müzeydi.

Bu yolun sonuna vardığımızda Palace of Holyroodhouse’a gelmiş olduk. Tam karşısında İskoçya Parlamentosu bulunan bu bina İskoçya’nın sevilen Kraliçesi Mary’ye de ev sahipliği yapmış. İçerisinde oldukça büyük bir resim galerisi de var.Sağ tarafta bir tepe var, yürüyerek çıkılıyor ve güzel bir manzarası olduğu söyleniyor fakat bir de tırmanış için fazla yorulmuştuk, devam ettik.


Buradan geri dönüşe geçtik. Haritaya göre ilerleyip, kestirme diye Calton Road'ı seçicekseniz, seçmeyin, sevimli yerlerden geçmiyorsunuz. =) Princess Street'e ulaşınca tekrar yeni şehrin merkezine gelmiş sayılırsınız. Buradan kafanızı kaldırıp kaleye doğru bakınca, eski şehir merkezinin içindeki karmaşadan farkedilemeyen büyüleyici güzelliğini farkediyorsunuz. Biraz yeni şehir taraflarını da gezdik. burası Glasgow'la benziyor oldukça. İskoç ev arkadaşımdan şöyle bir şey duydum: Edinburgh’yı sevenler Glasgow’u, Glasgow’u sevenler de Edinburgh’yı sevmiyormuş genelde. Sanırım ben ikinci gruptayım. =) Sevmemiş değilsem de tam olarak fazla turistik buldum.

 Robert Adam tarafından 18. yüzyılın sonlarında tasarlanmış yeni kenti gezdikten sonra geri döndük. Tren istasyonuna kadar giden bu yolda bir müze daha var. Bu sefer gezme şansımız olmadı ama bir sonraki sefere mutlaka aklımda olucak. Belki bu sefer Scotts anıtına da çıkarız.